EĞİTİM ALANINDA YAPILAN İNKILAPLAR

EĞİTİM ALANINDA YAPILAN İNKILAPLAR

            Eğitim alanında yapılan inkılapları açıklamadan önce inkılap ve eğitim kelimelerini genel anlamda açıklamamız konunun anlaşılması açısından yerinde olacaktır.

            İnkılap köken olarak, Arapça “Kalp” kelimesinden türemiştir. Çoğulu “inkılabat” manası değişme, bir halden diğer bir hale geçiş demektir[1]. Türkçe’de bu kelime “etmek” yardımcı fiili ile kaybetmek şeklinde kullanılır. Türk hukuk lügatinde geniş manada ise inkılap: Bir milletin sahip olduğu siyasi, sosyal, askeri alanlardaki kurumların devlet eliyle, makul ölçülü metotlarla köklü bir şekilde değiştirilerek yenileştirilmesidir. Yani inkılaplar Sanayi İnkılabı, kültür inkılabı ve sosyal inkılaplar gibi çeşitli alanlarda olabilir. Bu yüzden Atatürk’ün milletimizin hayatının devamında getirdiği değişiklikler inkılap olarak kabul edilir[2].

            Atatürk de inkılap kelimesini sık sık zikretmiş özellikle ihtilalden farkına dikkat çekmiştir. O bu konuda şunları söylüyor: “Türk inkılabı nedir? Bu inkılap ilk bakışta ima ettiği ihtilal manasından başka, ondan daha geniş bir değişikliği ifade etmektir. Bugünkü devletimizin şekli, asırlardan beri gelen eski şekilleri bertaraf eden en mütekamil tarz olmuştur”[3].

            Yine Atatürk, Türk inkılabını şu veciz sözlerle ifade etmiştir. “Uçurumun kenarında yıkık bir ülke… türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… yıllarca süren savaş… ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için aralıksız inkılaplar… işte bu umumi inkılabın kısa bir ifadesidir [4].

            Başka bir ifade ile Atatürk inkılabı şöyle tanımlar: “1. Mevcut müesseslerin zorla değiştirmek, 2. Türk milletini son asırlarda geri bırakmış müessesleri yıkarak yerine, milletin en yüksek medeni, icabına göre ilerlemesini temin edecek yeni müessesleri koymuş olmaktır[5]. diye tanımlar.

Bir alanda inkılap yapılabilmesi için bazı şartlar gerekmektedir.  Zaman, şartlara hazırlamak, önder bulmak ve yapılacakları halka yavaş yavaş benimsetmek lazım. Atatürk bir inkılapçı olarak zamanı iyi kullanmıştır. M. Kemal Paşa ülkede yapacaklarını kafasında şekillendirmiştir. Ancak bunları zamanı gelmeden uygulamaya koymamıştır. Bu işi zamansız yapmanın o işi başarısızlığa götüreceğini  biliyordu. Her şey sırası gelince yapılması gerekiyordu. Atatürk kafasına koyduğu inkılapları uygulamaya koyarken bu inkılapların şartlarını da hazırlamaya özel bir dikkat göstermiştir. Temel hedeflerden sapmaya  aman vermemiştir. Samsun’a çıktığı zaman ulusal egemenliğe dayalı kayıtsız şartsız yeni bir Türk devleti kurmayı amaçladığı halde, şartlar oluşuncaya kadar bu düşünceyi açıkça ortaya koymamıştır. Çünkü yüz yıllardır Türk milletinin üzerinde etkin olan Osmanlı Devleti imajını yıkmak zordu. Halife ve padişahın Osmanlıların son dönemlerinde yapmış oldukları olumsuz faaliyetlerden haberdar olmadıkları için içten bağlı, vatanını, milletini seven, uğrunda ölecek asil Türk milletine bunları bir anda anlatmak çok zordu.

Toplumların gelenekçi yaşam biçimletin, fikirlerini ve kuruluşlarını tümüyle değiştirme amacı güden ve bu amacı sağlayabilmek için yeni bir devlet teorisini getiren inkılap, toplumların çöküntü ve yıkılmalarına karşı yaşabilmeleri için kaçınılmaz bir olaydır [6].

Her inkılap kendi amacını gerçekleştirecek, ideolojisini, yöntemlerini, kurumlarını, ilkelerini ve buna yönelik yeni bir eğitim düzeninin getirir. Bu da gerçekleştirelicek inkılabın amacına uygun yeni görüş, anlayış, davranış, yaşam gücü ve biçimi demektir. Böylece her inkılabın kendine uygun insan modeli geliştirmesi en önemli sorunlardan biridir. Her inkılap yeni bir devlet kurma savaşıdır. Bunu başarırsa ideolojisini öğretmeye başlar. İnkılabı başarıyla gerçekleştiren devlet siyasal yapıda esas rolü oynayan sosyal, ekonomik,  siyasal ve hukuksal temelini öğretmek ve yaşatmak zorundadır[7].

İnkılabın ne olduğu, niçin yapıldığı Türkiye Cumhuriyeti Devleti  inkılaplara neden gerek duyduğu, kimin tarafından yapıldığını, inkılaplarda neyin gerekli olduğu, hangi amaçlardan geçmesi gerektiğini belirttikten sonra; şimdi de eğitimin ne olduğu ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde eğitimde hangi mercilerin kaldırıldığı, hangi sistemin uygulandığını asıl konumuz olan eğitim alnında yapılan inkılapları belirtmeye çalışalım.

Öncelikle Osmanlı Devleti  sistemi ile Osmanlı Devleti’nin devamı olan Türkiye Cumhuriyeti devlet sistemini karşılaştıralım.

Osmanlı Devleti

Laik ve Ulusal Türkiye Cumhuriyeti

1)      Dini ideoloji

2)      Halife- padişah (otorite)

3)      Şeriat hukuku

4)      Medrese(dinsel eğitim)

5)      Geleneksel yaşam biçimi

6)      Kelim-i Şahadet

7)      İbadet zorunluluğu

1)      Ulusal ideoloji

2)      Cumhuriyet

3)      Medeni hukuk

4)      Modern eğitim

5)      Devrimsel

6)      Kelime-i Şahadet

7)      İbadet (özgür)

 

Karşılaştırmayı yaptıktan sonra konumuz olan eğitimi tanımlayalım.

Eğitim: Bir insanın davranışında kendi yaşantısı yoluyla istediği değişmeyi meydana getirme sürecidir[8].  Okullarda yapılan öğretime-öğrenme faaliyetleri ifade eder. Devlet tarafından yapılan bir hizmet olarak karşımıza çıkmaktadır.

Artık tarihte yeni bir devlet, yeni bir sayfa, yeni bir dönem var. Osmanlı Devleti yıkılmıştır. Yıkılan devletin kurallarını, sistemini yeni devletin yaşama biçimlerine koyamazsınız. Çünkü om devletin yıkılış sebepleri vardır. Bu sebepleri hiçe sayıp yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne uyarlayamazsınız. Zaten Osmanlı Devleti’nin bir çok kurumu gelişen çağa ayak uydurulmadığından çökmüştür. Yeni devlet demek yeni kurumlar, yeni bir toplum demektir. Çünkü büyük bir hızla gelişen, ilerleyen dünyada Türkiye yerinde duramaz. Osmanlı İmparatorluğu’nun dayandığı temel değerler çöktüğü için gelişen çağa cevap veremeyip kendini yenileyemediği için mutlaka yıkılmalı ve yeni Türkiye kendisini çağdaş uygarlığa ulaştıracak değerler ve temeller üzerine kurulmalıdır. Bunun en büyük engeli olan saltanatın kaldırılması, cumhuriyetin ilanı ve daha sonra hilafetin kaldırılması, eğitim-öğretim alanında yapılan inkılaplar en önemli olanlarıdır.  

Batıda çağdaş eğitim sistemi toplumların birbirleriyle yaptıkları ulusal bağımsızlık ve yönetimlerine karşı ulusal egemenlik savaşı sonucunda gerçekleşmiştir.  Filozoflar yeniş bir sistemin esaslarını ve öğretişini yapmıştır. Türkiye’de ise bu durum aşağıdan yukarıya değil yukarıdan aşağıya gerçekleştiriliyordu. Bu bakımdan çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak bir eğitim sorunuydu. Zaten bir devletin geleceği halkına vereceği eğitimle ölçülür[9]. Ahlaksızlığın, çirkefliğin, edepsizliğin olduğu; saygının, sevginin özgür düşüncenin olmadığı, çifte standardın eğitim sisteminden ne beklerisiniz? Hangi kaliteyi yakalamaya çalışırsınız? Tabi ki yakalayamazsınız. İşte ulu önder bunları görüp Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası ilelebet payidar kalabilmesi için diğer alanlarda olduğu gibi eğitim ve öğretim alanında inkılapların yapılmasını, bu alanlarında yenileşmesini gördü ve köklü çözümler getirerek adet yerinden çıkan kolu tekrar yerine oturmuştur. Bir devletin muasır medeniyetlere çıkmasının en önemli şartlarından biri eğitim ve öğretimle yani beyinler yetiştirilmesinin olduğunu Türk ulusuna anlatmaya çalışmıştır.

Osmanlı eğitim sistemi Selçukludan devralınan geleneksel İslami eğitim sistemi ile 18. yy sonlarından itibaren Avrupa’dan esinlenerek kurulan yeniş okullardan oluşuyordu. Birbirinden farklı bu iki eğitim sistemi devlet ve toplum hayatında birbirinden farklı ve bazen de zıt dünya görüşlerine sahip insanlar yetiştiriyordu. Bu iki tür insanın yanı sıra misyonerler Hıristiyanlık ilkeleri doğrultusuna yabancı devletler kendi ekonomik ve siyasi çıkarları doğrultusunda, azınlıklar silahlı isyanlar çıkararak devleti parçalama yönünde çalışacak insanlar yetiştirmeye çalışıyordu ve bu tür faaliyetlerde bulunan okulların sayısı, nerede ise devlet okullarının sayısına ulaşıyordu.  Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin milli birliğin bozmaya yönelik bir ok okul ve yabancı kökenli bir çok öğretmene karşı, Türk-İslam birliğinin sağlanması gereken eğitimde de ikiye ayrılmıştı[10].   

Eğitimin yeni Türkiye’nin çağdaş uygarlığa ulaşabilmenin vazgeçilmez tek amacı ve ulusal birliğin en önemli unsuru olduğunu gören, eğitimde birliğin mutlaka gerçekleştirileceğin, yeni kuşağın öğretmenlerin eseri olacağını söyleyen Atatürk yeni Türkiye’nin genç kuşakların omuzlarında yükseleceğini görüyor,eğitimi en önemli sorun olarak değerlendiriyordu[11].

Tevhid-i Tedrisat (Eğitim-öğretimin birleştirilmesi)

Osmanlı Devletinde Selçuklulardan devralınan geleneksel eğitim sistemiyle 18. yy. sonlarından itibaren Avrupa’dan esinlenerek kurulan okulların yer aldığı eğitim sistemi mevcuttu. Müfredat programı ve kuruluş amaçları birbirinden çok farklı olan medreseler ile Avrupa tipinde kurulmuş olan okullardan mezun olan insanlar birbirinden oldukça zıt dünya görüşlerine sahiptiler. Adeta iki tip insan yetiştiriliyordu. Bir an önce birliğin sağlanması gerekiyordu. Zamanın Milli Eğitim Bakanı Vasıf Çınar Bey ve elli arkadaşı tarafından Tevhid-i Tedrisat hakkında bir önerge hazırlanarak TBMM’ye sunulmuştur. Bu önerge 3 Mart 1924 yılında TBMM genel kurulunda yapılan görüşmelerden sonra kabul edilmiş ve böylece eğitim ve öğretim birleştirilmiştir[12].

Halk Mektepleri

18. yy.’a kadar Osmanlıda devletin üstlendiği halka yönelik bir eğitim görevinden söz etmek pek mümkün değildi. Halka yönelik genelde vakıflar, hayır kurumları ve yöre halkının maddi ve manevi katılımları ile sağlanıyordu. 18.yy’dan sonra bu eğitim kurumlar devletin kontrol ve denetimi altına girmiş olmasına rağmen bazı değişikliklerle kendine özgü varlıklarını imparatorluğun sonuna kadar sürdürmüşlerdir.

a) Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması

genel eğitim sistemi ve kurumları dışında olmakla beraber Osmanlı toplumsal yaşamında imparatorluğun çöküşüne kadar etkin olmuş kuruluşlardır. Bunlar genelde tarikat şeyhi ve müritlerin yaşadıkları ibadet yaptıkları ve tarikat törenlerinin düzenlendiği yerlerdir. Bunların şehir ve kasaba içindekilerine “tekke”, tarikat bağlıların yolculukları sırasında konakladıkları, ibadet ve ayin yaptıkları taşradakilerine de “zaviye” denir. Gelirleri vakıflar tarafından karşılanır. Tekke ve zaviyeler İslam dininin yayılmasında çok büyük payları olmuştur. Bu payların en büyüğü Anadolu’nun İslamlaştırma politikası Balkanların İslam dinin yayılması konusunda çok büyük katkılar sağlamıştır. Sporcuların yetiştirilmesinde de gayret sarf etmişlerdir. Toplumsal ve kültürel etkinliklerin yozlaşması nedeniyle 1925 yılında kapatılmıştır[13]

b)Sibyan Mekteplerinin Kapatılması

geleneksel Osmanlı “Mahalle mektepleri” olarak nitelene bilecek ilk öğretim kurumlarıdır. Cami ve hayır kurumlarıyla iç içe olan bu kurumlar vakıflarca ve mahalle halkının yardımıyla eğitimlerini sürdürebilmektedirler. Belli bir programları yoktur. Fatih sultan Mehmet koyduğu medreselerde sibyan okulu öğretmenleri için ayrı dersler koydurmuştu. Bu dersleri okumayanların öğretmenlik yapması yasaktı. Ancak bu yasak hiçbir zaman uygulanamamıştır. Halk, öğretmenin yaptığı işleri faydalı bulduğu ve din öğretmeni ihtiyaç olduğu için öğretmenin geçi,minide kendisi sağlıyordu[14].

c) Medreseler

Osmanlı toplumsal ve kültürel yaşamında önemli yer tutan Osmanlı bilim hayatını yönlendiren kurumlardır. Genellikle bir avlu içerisinde sıralanmış odalardan meydana gelen “Ders çalışılan yer” anlamına geliyordu

Medreseler Osmanlıya Selçuklu yoluyla geçmiştir. 18. yy’a kadar tek ve en yüksek eğitim yapan kurumlardır. İlk Osmanlı medresesi Orhan Gazi tarafından 1331 yılında “İznik Orhaniyesi” adıyla kurulmuştur. Medrese öğreniminde en önemli yeri Arapça tutuyordu. Ana dil olan Türkçe medreselerde okutulmuyordu. Serbest tartışmaya, düşünce özgürlüğüne gözlem ve deneye yer verilmiyordu. Öğrenim çoğunlukla ezbere dayanıyordu. Bilgisizliğin günlük yaşam toplumsal ilişkiler ve devlet yönetiminde açtığı olumsuzluklar, toplumsal ve bireysel düşüncenin gelişmesini engellemiştir.

Eğitimin yeni Türkiye’nin çağdaş uygarlığa ulaşabilmenin vazgeçilmez tek aracı ve Ulasal birliğin en önemli unsuru olduğunu gören eğitimde birliğin mutlaka gerçekleştirileceğini, yeni kuşağın öğretmenlerin esiri olacağını söyleyen Atatürk yeni Türkiye’nin genç kuşakların omuzlarında yükseleceğini görüyor; eğitimi en önemli sorun olarak değerlendiriyordu[15].

Latin Harflerinin kabulü (Harf İnkılabı)

Orta Asya’da iken Göktürk ve Uygur alfabesini kullanan Türkler, İslamiyet’in kabulünden sonra Arap alfabesini kullanmaya başlamışlardır. Diğer Müslüman Türk devletleri gibi Osmanlı devletinde de Arap alfabesi kullanılıyordu.

Arap harfleri Arap fonetiğine uygun olarak hazırlanmış bulunduğundan Türk diline uymaktan çok uzak idi. Cumhuriyetin kurulmasından sonra Arap harflerinin göz önünde bulundurularak, bazı aydınlar arasında bu harflerin Türkçe’nin yapısına uymadığı görüşü ağırlık kazanmaya başladı[16].

Osmanlı toplumu 1929 Tanzimat hareketi ile başlayan batıya yöneliş döneminde yeni bir takım ihtiyaçlarla karşı karşıya gelince Osmanlı Türkçe’sinde de Islahat ihtiyacı doğmuş “sadeleşme hareketi” şeklinde bir dil davası ortaya çıkmıştır. Tanzimat’tan sonra Servet-i Funün (1896-1901) döneminde de dilde sadeleşme hareketi ateşli bir fikir mücadelesi halinde devam etmiştir. Dilde sadeleşmenin en önemli basamağı “Yeni lisan” akımıdır. 1911 yılında çıkan genç kalemler; Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Kazım Nami, Akıl Koyuncu gibi kalemler Milli Edebiyat, ancak Milli bir dille yaratılır görüşünden hareket etmişlerdir. Mustafa Kemal son noktayı koyarak Türk milletinin kullandığı kelimeler milletin malı olmuştur dedi ve çağın getireceği yeni ihtiyaçlara isim olarak Türkçe konulacağını belirtmiş ve 1 Kasım 1928’de ise şimdiki alfabemiz kabul edilmiştir[17].

Üniversite Reformu

Üniversiteler bilgi üretmek, bilgileri yayıp korumak, topluma önderlik etmek, özgür düşünme ortamını sağlamak için kurulan özerk kuruluşlardır. Medreseler artık farklı alanlara meyil verdiği için üniversitede reform yapılması gerekli idi ve 31 Mayıs 1933 tarihinde kabul edilmesi ile İstanbul Darül Füinünün kapatılmış ve yerine 1 Nisan 1934 yılında İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. Böylelikle:

1)      İlim ve idarede özerklik sağlanmış

2)      Her alanda öğretim elemanı yetiştirmiş.

3)      Üniversite bütçesi eskiye oranla artmıştır.

4)      Öğretim ve araştırma araçları artmıştır.

Mustafa Kemal Paşa yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin her alanında inkılaplar yaparak çağın koşullarına cevap verebilecek, Türk Milletinin gelişen dünyada kendi kimliği ile ayakta kalmasını sağlayacak ve muasır medeniyetler seviyesine ulaştıracak temelleri attırmış ve bu temellerin yılmaması içinde yöntemler vermiştir. Bu ülkeyi ancak Mustafa Kemal’in ilkeleri doğrultusunda gidilirse başarılı olacağını belirtmiştir. Bende üstadımızın sözüyle bitiriyorum:

Memleketimizin, toplumumuzu gerçek hedefe, mutluluğa eriştirmek için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu; diğeri milletin geleceğini yoğuran kültür ordusudur. Bir milletin irfan ordusuna sahip olmadıkça, muharebe meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin kalıcı sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuna bağlıdır[18]



[1] Ferit Develioğlu, Türkçe Ansiklopedik Lügat, Ankara 1986, s. 525.

[2] Refik Turan, Atatürk İlke ve İnkılap tarih, Ankara 2003, s.3.

[3] E. Ziya Karal, Atatürk’ten Düşünceler, İstanbul 1981, s.44.

[4] Atatürkçülük (3. kitap), Atatürkçü Düşünce Sistemi, Kara Harp Okulu, Ankara 1986, s. 64.

[5] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıra ve Belgeler, Ankara 1956, s. 250

[6] Eygün Aybars, Ulusal, Laik Sosyal Hukuk, Atatürkçülük ve Modernleşme, İstanbul 1960, s. 255.

[7] Aybars, a.g.e., s. 256

[8] Aybars, a.g.e., s. 258-259.

[9]  İ. Ethem Başaran, Eğitime Giriş, Ankara 1983, s. 17

[10] Ö. Kürkçüoğlu, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi I-II, YÖK Yayınları, s. 45.46.47.

[11] Mustafa Ergün, Atatürk Devri Türk Eğitimi, Ankara 1982, s. 47.

[12] Şerafettin Yemaner Atatürkçü düşüncede ulusal eğitim dinsel ve geleneksel eğitimden laik ve çağdaş eğitime Ankara 1999 s. 265-266

[13] Yamaner a.g.e s. 311-312

[14] Yamaner a.g.e s.179

[15] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri 1961 s. 329

[16] Gürel Gülsevin Türk Dili ve Kompozisyon İst. 2003 s. 39

[17] Gülsevin a.g.e s.40

[18] Atatürk Söylev ve Demeçleri 1923 (72-17)

Yorum Yaz