TANZİMAT VE ISLAHAT FERMANI

                    TANZİMAT FERMANI

TANZİMATIN TANIMI

3 Kasım 1839’da Tanzimat-ı Hayriye Fermanının ilan edilmesiyle başlayan bu dönem XIX. Asırda Osmanlı İmparatorluğunda yapılan ıslahat için kullanılan bir tabirdir. Bu fermanın Topkapı Sarayının Gülhane Bahçesinde okunup ilan edilmesinden dolayı diğer bir adı da Gülhane Hattı Hümayunu dur. Bazı tarihçilere göre Tanzimat hukuk bakımından 1876’da Birinci Meşrutiyet’in ilanına ve bazılarına göre de 1908 İkinci Meşrutiyet’in ilanına kadar devam etmektedir. Her ne olursa olsun Tanzimat, III. Selim zamanından beri yapılan şuurlu ve bileşik ıslahat hareketlerinin bir devamı olup İmparatorluğun sonuna kadar devam eden bir harekettir.
      Tanzimat hareketi farklı şekillerde tanımlanmıştır. Şöyle ki bu hareketi; Avrupa’dan Mülhem programlı bir ıslahat (Reform) Hareketi olarak görenlerin yanında, Osmanlı Devletine Avrupai bir idare şekli verme gayreti diyenlerde çıkmıştır. Diğer taraftan Tanzimat-ı Hukuki değil siyasi bir eser olarak tanımlayanlar da olmuştur. Bütün bunlara rağmen biz Tanzimat’ı şu şekilde belirleyebiliriz: Başlangıçtan itibaren usule gelen fikir hareketleri ile o devirden günümüze kadar cereyan eden tarihi hadiseleri neticelerine bakılarak Tanzimat kısaca Türkiye’de meşruti bir idarenin kurulmasına İslam- Hıristiyan alemlerinin birbirlerine yaklaşmasına ve barışmasına zemin hazırlayan bir kültür ıslahat hareketidir.


TANZİMATIN SEBEBLERİ

Tanzimat’ı hazırlayan sebeplerin kaynaklarını Osmanlı Devletinin Islahat tarihinde aramak lazımdır. Osmanlı Devletinde yapılan Islahat hareketleri başlıca iki devre ayrılır. Birinci devre; Islahat hareketleri üzerinde hakim olan fikirlerin Osmanlı Devletinin kendi tarih ve kültüründen mülhem olduğu devredir.İkinci devre ise Islahat hareketlerinin başlamasından daha ziyade Avrupa kültür ve medeniyetinin tesirlerinin görüldüğü devirdir.Tanzimat bu ikinci devirde yapılmış bulunan Islahatın bir neticesi olarak ortaya çıkmıştır.
Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu XVIII. Asra büyük karışıklıklar içinde girmiştir.Rönesanstan itibaren her sahada yeni ilerlemeler kaydeden Avrupa Medeniyeti karşısında Osmanlı İmparatorluğu kendi siyasi birliğini muhafaza ve devletin devamını teminat altına alabilmek için bu medeniyetten faydalanmak zorunda olduğunu kabul etmek mecburiyetinde kaldı.
Bu suretle III. Ahmet zamanında (1703-1730) bir Islahat hareketi başladı. Tanzimat’tan önce Avrupa’dan mülhem olarak girişilen bu ilk ıslahat hareketi Osmanlı Devletinde Lale Devri diye anılır. Lale Devri Osmanlı İmparatorluğuna taze bir kuvvet kazandıracak ve Osmanlı camiasını bir mefkure etrafında toplayacak esaslı fikirlere dayanmamakla beraber, Batı kültür ve medeniyetinin Osmanlı Devletine nüfuz etmesine bir başlangıç teşkil etti. Bu yeni hareket başta padişah, Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa olmak üzere bunların etrafında toplanan küçük bir münevver zümresinin eseri oldu. Bu dönemde, Avrupa’yı iyi tanımak için Paris ve Viyana ya elçiler gönderildi. 1720 tarihinde Fransa ya gönderilen elçi, Yirmi sekiz Mehmet Çelebi yazdığı Sefaretname’sinde Fransa’yı çeşitli yönleriyle tanıtıyordu.
     Batı ile başlayan temaslar, Avrupa hayatına karşı duyulan alaka, başşehirde yeni bir hayat tarzını benimsenmesine sebep oldu. Konaklarda ziynet eşyaları kullanmak, mücevher ve kıymetli taşlarla süslü elbiseler giymek alışkanlıkları başşehirde sarrafların zenginleşmesine ve ticaretin Hıristiyanların eline geçmesine sebep oldu. Bu arada ilim ve sanata da önem verilmiş ve ilk Türk matbaası da yine bu devirde kurulmuştur.Buna rağmen Devlet idaresinde mühim bir Reform yapılamadı.Devlet, nüfuzunu kötüye kullanmaktan ve ağır vergilerden dolayı idareye karşı genel bir hoşnutsuzluğun doğmasına sebep olmuştur. Neticede 1730’da Patrona Halil isyanı çıktı. Bu isyan eskiden görülen isyan hareketlerinden farklı olup, bir takım Reform fikirlerine muhafazakâr zümrenin tepkisi olarak doğmuş bir halk hareketidir.
İşte bundan sonra, muhafazakâr zümre ve yeniçeriler, dış tahriklerinde etkisi ile Avrupa’dan mülhem olarak yapılan her Islahata karşı daima muhalefet etmişlerdir.
Islahat hareketinin karşılaştığı diğer bir muhalefet ise mal, can emniyeti ve din, mezhep hürriyetleri kanunları ile teminat altına alınmış olan gayrı Müslim tebaanın Osmanlı toplumunda işgal ettiği özel durumdan ileri geliyordu. Avrupa Devletleri kendi siyasi iktisadi menfaatleri için bu vaziyetten faydalandılar ve daha XVII. Asrın ilk yarısından itibaren Osmanlı Ülkelerinde özellikle ermeni tebaa arasında bir Katolik propagandası başlattılar. Katolik misyonerleri reayaya özellikle Ermeniler e nüfuz ederek bunları Hıristiyanlara hizmet etmeye ve Osmanlı tebaasından ayırmaya teşvik ve tahrik ettiler. Nihayet Fransa 1740 Kapitülasyon anlaşması ile Katoliklerin himayesini resmen aldı. Böyle bir hakkın Fransa ya verilmesi ile diğer devletlerinde daha sonra aynı hakları elde etmelerine siyasi bir yol açılmış oldu. Nitekim bundan sonra Rusya, Ortodoksların himaye hakkını elde etmek emeline düştü. Neticede Rusya da 1779 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Ortodokslar üzerinde himaye yolunda önemli bir kazanç sağlamaya muvaffak oldu.
Yabacı devletlerin bu teşvik, tahrik ve himayeleri gayr-ı Müslim Osmanlı tebaası arasında devlete karşı din, mezhep ve milli mücadelelerin gelişmesine sebep oldu. Böylece gayr-ı Müslim tebaa, devletin siyasi birliğinin bozulmasında yeni ve mühim bir unsur olarak meydana çıktı.
Devlet ricali XVIII. Asırda Osmanlı camiasında görülen, milli, harsi, dini ve siyasi nizamsızlıkların esas sebeplerini inceden inceye araştıramadılar. İmparatorluğun karşılaştığı felaketlerin, daha ziyade uğranılan askeri mağlubiyetlerden kaynaklandığını ve Osmanlı ordusuna yeni bir disiplin ve nizam verildiği takdirde devletin eski kuvvet ve kudretini tekrar elde edeceği düşüncesi genel bir kanaat haline geldi. Bu düşüncenin tesiri altında III. Selim devrine kadar Avrupa’dan mülhem olarak yapılan Islahatın ağırlık noktasını askeri saha teşkil etmiştir.Zaman zaman Avrupa’dan mütehassıslar getirilip harp sanayinin geliştirilmesi, Osmanlı ordusuna Avrupai harp usullerinin öğretilmesi maksadıyla yeni müesseseler kuruldu. Bilhassa Halil Hamit Paşa’nın sadareti esnasında daha geniş bir Islahat programı hazırlandı.Bütün bunlara rağmen 1787,1792 Osmanlı-Rus ve Avusturya harplerinin getirdiği neticeler iç siyasette görülen karışıklıklar Islahatın tatbikine imkan vermedi.Osmanlı devletinin bütün temel müesseseleri XVIII. Asrın sonlarına doğru tamamen bozuldu.Eyaletlerle merkezin bağları koptu.Bir kısım ayan ve mütegalibe takımı eyaletlerde idareyi ellerine geçirdi. Bu hal merkezin otorite ve nüfuzunun sarsılmasına sebep oldu. III. Selim tahta geçtikten sonra kendisinden evvel gelen padişahların yapmış oldukları ıslahatı kafi görmeyerek, bütün müesseseleri yeniden ve daha köklü ve şümullü ıslahatını zaruri gördü. İlk olarak geniş ve etraflı bir ıslahat programı hazırlattı. Nizam-ı Cedid adını taşıyan bu ıslahat programında Avrupa’nın ilim, fen ve teknik tecrübelerinden mümkün olduğu kadar faydalanmasına yer verildi. III. Selim’in bu ıslahat programı bilerek ve şuurlu yapılan ilk reform hareketidir.
Nizam-ı Cedid programında, padişahlara mutlakıyet ve hükümranlık haklarının tahdidine veyahut tahfifine ait bir hüküm bulunmamakla beraber, Osmanlı imparatorluğuna idari, mali, iktisadi, askeri, içtimai ve hemen her sahada büyük bir yenilik getirecek bir ıslahat programı idi.

       Avrupa’da Fransa’ya karşı koalisyon harplerinin başlaması üzerine, Osmanlı imparatorluğu büyük dış tehlikelerden bir müddet uzak kaldığından, tasavvur edilen ıslahatın tatbik edilmesine imkân bulabildi.
Eyaletlerde türeyen mütegallibenin keyfi idarelerine son verilmesine, irtikâp ve irtişaya mani olunmasına, tımar, zeamet usullerinin yeni bir nizama bağlanmasına, valilerin tayinlerine, ordu ve donanmanın teknik sınıflarının geliştirilmesine, ayrıca Nizam-ı Cedid adı altında yeni bir askeri sınıfın kurulmasına, Müslim ve gayrı Müslim halkın hukukunun korunmasına, velhasıl devlet teşkilatının her kademesini içine alacak şekilde düzenlenmesine dair kanun ve nizamnameler çıkartıldı. Bütün bunlar eyaletlerde de tatbik edilmek istendi. Bilhassa askeri sahada başarı kazanılacağı ümit edildi. Fakat bu sırada başlayan Fransa’nın Mısır seferi ve işgali ıslahatın bir müddet duraklamasına sebep oldu. Nihayet İngiltere ve Rusya ile yapılan ittifak anlaşmaları neticesinde Fransa Mısır’dan çıkarılmıştır.
       Fransa’nın Mısır’ı işgali hadisesi, Osmanlı Devleti’nin kendi gücüyle düşmanı bertaraf edemeyeceği ve hatta mevcudiyetini uzun zaman devam ettiremeyeceği kanaatinin Batı’da doğmasına sebep oldu. Ayrıca İmparatorluğun sömürgeci devletlerin menfaatlerinin çarpıştığı bir saha haline gelmesine yol açtı. Diğer taraftan 1805’ten sonra, Dalmaçya kıyılarına yerleşen Fransızlar, Fransız ihtilal fikirlerini, bu bölgelerde kurdukları mektepler vasıtasıyla Osmanlı ülkesinde de yaymaya çalışmışlar ve neticede Osmanlı tebaası arasında milli hislerin yayılmasına sebep olmuşlardır.1804’te patlak veren Sırp ayaklanması bunun bir neticesidir.
       III. Selim, Rumeli deki mütegallibe, ayan ve asi paşaları tedibe ve Islahatın tatbikine burada da başlamaya karar vermiş fakat asi paşalar ile ayanların Edirne de toplanarak bu Islahata muhalefet etmeleri üzerine bu uygulamadan vazgeçmiştir. Başşehirde ise yeniçeri halk, ulema ile beraber Fenerli Rumlar, gayr-ı Müslim tüccar ve sarraflar Nizam-ı Cedide cephe almışlardır. Dış güçlerle bu muhalif cepheyi hiç şüphesiz destekliyorlardı. Esasında Nizam-ı Cedid programının uygulanması büyük para gerektirdiğinden bunu karşılamak için konulan vergilerden duyulan hoşnutsuzluk, Nizam Cedid aleyhtarlığının en önemli sebepleri arasında sayılabilir. Neticede 25 Mayıs 1807’de patlak veren Kabakçı Mustafa İsyanı neticesinde III. Selim halledilerek Nizam-ı Cedid ile ilgili her şey mahvedildi.
        Islahat taraftarları daha sonra Rusçuk’ta bulunan Alemdar Mustafa Paşa’nın etrafında toplanmış ve III.Selim’i tekrar tahta geçirmeye teşebbüs etmişlerdir.Bu hareket III.Selim’in hayatına mal olmuş.IV. Mustafa halledilerek II. Mahmut tahta çıkarılmıştır.Alemdar Mustafa Paşa ise sadarete tayin edilmiştir.Çok kısa süre Alemdar’ın sadareti, 14 Kasım 1808’de yeniçerilerin bir isyanı ile son bulmuştur.
II. Mahmut amcası III.Selim’in yarım bıraktığı Islahat programını iç ve dış gaileden fırsat buldukça devam ettirmeye çalıştı zaten şehzadeliği evladı olmayan III.Selim’in yakın himayesi ile geçmiş, Selim’in yapmak istediği şeyleri yakinen bilen biri olarak yetişmiştir Fakat 1806’da başlayan Osmanlı Rus harbi halen devam ediyordu.Başşehir de tam sükunet sağlanamamıştı.Eyaletlerde ayanlar dilediği gibi hareket ediyor, merkezi dinlemiyorlardı.1810’dan beri müstakil bir Yunan devleti kurmayı amaçlayan Filiki Eterya adlı (daha sonra adı Etniki Eterya olmuştur.)gizli cemiyetin faaliyeti nihayet semeresini verecek 1821’de patlak veren Rum ihtilali devleti on seneye yakın bir zaman meşgul edecekti.Bu arada Ruslarla önce Akkerman anlaşması (7 Ekim 1826) bu burhanlı dönemde imzalanacak ve akabinde 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşı başlayacaktır.

Rum isyanı sırasında II. Mahmut, girişilecek reform hareketleri için tehlikeli gördüğü yeniçerileri Islah cihetine gidecek ve 26 Mayıs 1826’da Eşkinci Layihası çıkartılarak disiplinli ve Avrupai bir sistemde yeni bir askeri teşkilatın kurulmasına başlandı.Fakat yeniçeriler buna razı olmadılar.Nihayet ocağın kaldırılmasına karar verilerek aynı sene içinde yeniçeri ocağı kaldırıldı.Asakir-i Mansure-i Muhammedi’ye adı altında yeni bir askeri teşkilat kuruldu.
Bu sıralarda İngiltere, Rusya ve Fransa Londra’da 6 Temmuz 1827’de anlaşarak Osmanlı devletine bağlı bir Yunanistan devleti kurulmasını kabul ettiler. Osmanlı devleti bu teklifi reddetti.Bunun üzerine müşterek filoları Navarin limanında demirli bulunan Türk donanmasına hücum ederek 20 Ekim 1827’de yaktılar.Bu olay,Çeşme faciasından sonra Batılıların Osmanlı donanmasına vurdukları ikinci darbe olmuştu. İşte ordu ve donanmasız bir devlet 1828-1829 harplerinde Ruslara karşı bir buçuk sene mücadele etti.

       İçte ve dışta bu gelişmeler olurken II. Mahmut yine de ıslahat hareketlerine çaba harcamaktaydı. Nitekim Vaka-i Hayriye yani yeniçerilerin kaldırılmasından bir gün sonra, devlet ileri gelenleri, ümera ve ulemanın iştiraki ile yapılan toplantıda padişah devletin en yüksek meclisi olan “Divan-ı Hümayun”a geniş salahiyetler verdiğini, adli, idari, mali ve her hususta alınacak kararların kendisi tarafından kabul ve tensip edileceğini beyan etti. Babıali’nin sadrazamın ikametgahı olarak kullanılmasına son verildi. Burası tamamen resmi bir daire haline getirildi. İhtisap Nazırlığı kurularak, Şehreminlik ilga edildi. Ordu için Avrupa’dan mütehassıslar getirildi. Yeni bir askeri kıyafet kabul edildi. Paralı asker usulü yavaş yavaş maziye karıştı. Milli bir ordunun kurulmasına çalışıldı. İstanbul’da bir Mekteb-i Harbiye ile bir de Muzika-i Hümayun mektepleri açıldı. Tanzimat döneminde gelişen müesseselerin birçoğu II. Mahmut devrinde kuruldu. Bilhassa 1773’de kurulan fakat uzun seneler ihmal edilen Mühendishane-i Bahri-i Hümayun ihya edilip

 Heybeliada’ya peyderpey nakledilmeye başlandı (1830). Türkiye’de ilk buharlı gemiler yine bu dönemde satın alınarak Türk deniz kuvvetlerine kazandırıldı.14 Mayıs 1827’de Tıbhane-i Amire 1832’de Cerrahhane açıldı. Sivil ve askeri hizmetler için yeni hastaneler açıldı. Mayıs 1939’da Avrupa tıp fakülteleri ayarında bu günkü Galatasaray Lisesinin bulunduğu binada Mekteb-i Tıbbiye-i şahane açıldı.

        1834’de Muzika-i Hümayun mektebi açıldı. Bütün bunlardan da önemli 1824’de Sıbyan Mektepleri açılarak ilkokul mecburi hale getirildi. Fakat bu mecburiyet çeşitli sebeplerden dolayı uygulanamamış ancak Tanzimat döneminde tatbikatını bulabilmiştir. 1827’den sonra Avrupa’ya talebe gönderilmeye başlanmıştı. Bütün bu hareketler, II. Mahmut aleyhine bir takım cereyanların doğmasına sebep olmuştur. Zira II. Mahmut Frenk adetlerini memlekete sokmakla suçlanıyordu. Padişah bu muhalefete rağmen, hurafeye karşı da mücadele açmaktan çekinmedi. Yaptığı bazı ıslahatla, zihinlere yerleşen taassubu ortadan kaldırmak istedi. Askeriyede olduğu gibi memurlar için de yeni bir kıyafet nizamnamesi çıkarttı. Kendisi dahi asri kıyafet giyerek halka örnek olmaya çalıştı. Hatta İslam adetlerine aykırı olarak devlet dairelerine kendi tablolarını astırdı. Vergilerin tertip ve toplanması için Avrupa usulünden faydalanıldı. Pasaport ihdası, Karantina usulünün getirilmesi, posta teşkilatının kurulması gibi birçok yenilikler yine bu dönemde yapılmıştır. Kamuoyunu aydınlatmak maksadıyla ilk resmi gazetemiz olan Takvim-i Vekayi  1831’ de ilk defa çıkartılmaya başlandı. III.Selim zamanında kurulan fakat 1808’den sonra ihmal edilen daimi elçilikler yeniden kuruldu.(1834)Eski Divan-ı Hümayun teşkilatı tamamen değiştirildi.Meclis-i Valay-ı Ahkam-ı Adliyye isminde büyük bir meclis kuruldu (1838). Avrupa devletlerinde olduğu gibi nezaretler ihdas edildi. Avrupa usullerini ilim ve tekniğini benimseyen yeni bir neslin yetişmesine ve yavaş yavaş devlet idaresi başına geçmeleri ile Islahat hareketi yeni bir kuvvet kazandı.Bu neslin mümessili Mustafa Reşit Paşa oldu.

       Paris elçiliğine gönderilmiş bulunan Mustafa Reşit Bey (Paşa)’in oradan yolladığı layihalar padişah üzerinde müessir olmuştur.Tanzimat devrinin açılmasında mühim bir yer işgal eden bu zata göre Osmanlı devletinin geri kalmasının başlıca sebebi eski tarz idareyi devam ettirmiş olmasında ileri geliyordu.O Avrupa’da Parlamenter sistemlerin faydalarını  görüp  takdir ettikten sonra Mutlakiyet idaresinin kısmen de olsa hudutlandırılmasının Osmanlı devleti için faydalı olacağına kani olmuştu. Paris ve Londra elçilikleri sırasındaki müşahedeleri ona, Osmanlı devleti‘ nin bekası ve Avrupa ile daha iyi münasebetlerde bulunmasının temini için imparatorlukta geniş mikyasta reform yapılmasını zaruri olduğunu telkin etmiş ve ıslahat hakkındaki düşüncelerini İstanbul’a gönderdiği tahriratlarında belirtmiştir. Özelikle İngiliz hükümeti ile yaptığı temaslarda bazı şartlar dahilinde İngiltere’nin , Mısır valisi Mehmet Ali paşa karşısında Osmanlı Devleti yanında yer alacağını öğrenmişti. Mustafa Reşit Paşanın bu faaliyetleri, II. Mahmut’un her defasında dikkatini çekerek onu 1837’de hariciye nezaretine tayin etti. Hariciye nazırı olarak İstanbul’a geldikten sonra ıslahat meselesi üzerinde ısrarla durdu. Hariciye nezaretinde komisyon kurarak sanayi, ziraat ve ticaretin gelişmesine, iltizam usulünün kaldırılmasına, Osmanlı tebaası arasında eşit hakların teminine ve ıslahat ile diğer meselelere dahil lahiyalar hazırlayarak Padişaha takdim etti. Esasen Avrupa devletlerinin üzerinde durdukları mesele Gayr-ı Müslim tebaanın idare ve amme hukukunda Müslim tebaa ile eşit haklara sahip olmaları idi. II. Mahmut, Osmanlı tebaası arasında din ve mezhep farklarını yeni bir hukuk anlayışı ile hafifletilmesine taraftardı.

       Mustafa Reşit Paşa ile Hariciye nazırlığı sırasında ıslahat hareketi hemen her sahada süratle gelişmeye başladı. Memurlar rütbelerine göre maaşa bağlandılar. Ziraat, ticaret ve sanayi sahalarında yeni tedbirler alındı. Vergilerin tertibi, emlak tahriri ve nüfuz tespiti hakkında yeni nizamnameler çıkarıldı. Hatta ilk olarak Bursa ve Gelibolu’da emlak tahriri için memurlar gönderildi. Daha bu tarihlerde “Tanzimat-ı Hayriye” tabiri kullanılmaya başlandı. Hatta Tanzimat-ı Hayriye’nin her türlü şartları ile mali yönü düşünülerek tahsisat ayrıldı, ilan edilmek için zaman kollanmaya başlandı. Fakat Akif Paşa gibi bazı muhaliflerin tesiri ile Tanzimat ilan edilemedi. Esasında bu sırada Mısır meselesi tekrar alevlenmişti. Ancak bu gibi meselelerin hallinden sonra ilan edilmesi daha yerinde olurdu.

       Buraya kadar, özet olarak yapmış olduğumuz izahattan da açıkça anlaşılacağı gibi Tanzimat sadece ilan edildiği zaman başlayan bir dönem olmayıp, fermanın ihtiva ettiği hükümler daha çok önceleri üzerinde durulmuş meselelerdir. Bilhassa III. Selim’in ıslahat hareketleri bilerek ve şuurlu bir reform faaliyeti olarak Tanzimat’ın başlangıcı sayılabilir. II. Mahmut ise III. Selim’in reform programını tatbik etmeye gayret eden ve bu arada, III. Selim’i bazı noktalarda aşan reformcu bir padişah olarak göze çarpar. Ne yazık ki, II. Mahmut hazırlattığı ve hatta mali yönünü de hallettiği Tanzimat-ı Hayriye’yi ilan etmeye ömrü vefa etmeyecek, fermanın ilanı büyük oğlu Abdülmecit’e nasip olacaktır.

        

       TANZİMAT FERMANININ İLANI

     

          Mustafa Reşit Paşa tarafından kaleme alınan Tanzimat fermanı 3 Kasım 1839 tarihine tesadüf eden Pazar günü yapılan büyük bir merasimle ilan olundu.Topkapı sarayı müştemilatından olan Gülhane köşkü önünde merasim için büyük hazırlıklar yapıldı bu merasime sadrazam, şeyhülislam, bütün saray erkanı, devlet ricali, ulema, esnaf cemiyetleri, Rum, ermeni patrikleri, haham başı, İstanbul’da bulunan yabancı sefir ve konsoloslar iştirak ettiler.Hatt-ı Humayunu bizzat Mustafa Reşit Paşa okumu, padişah ise merasimi Gülhane köşkünden takip etmiştir. Osmanlı tarihinde yeni bir devre açan ferman, okunduğu yere nispetle Gülhane Hatt-ı Humayunu ve bir diğer adı ile Tanzimat’ı Hayriyye fermanı adını aldı.Tanzimat fermanın okunduğu yere bir abide dikilmesi ve her sene burada merasim yapılması karalaştırıldı. Fakat Gülhane köşkü Topkapı sarayının içinde bulunduğundan ve o zamanlar halkın yapılacak merasimlere iştiraki güçlük arz edeceği için burada abide dikilmesinden vazgeçildi. Daha sonra bu abidenin Beyazıt meydanına dikilmesi düşünülmüş ise de  her nedense bu fikirde tahakkuk etmemiştir.

      Fermanın ilanı İstanbul da bazı muhafazakar zümrelerin memnuniyetsizliğine rağmen geçicide olsa birkaç gün bayram havası yarattı; Avrupa’da ise daha müsbet olarak karşılandı, matbuat da bu yeni ıslahat hareketinin başarı elde edeceğini memnuniyetle belirtti. Tanzimat-ı Hayriye fermanı ilandan sonra devletin resmi gazetesi takvim-i Vekayi’de de yayınlandı. Ayrıca Fransızcaya tercüme olunarak, yabancı devletlerin İstanbul’daki elçilerine resmen gönderildi.İstanbul’da bulunan yabancı devletlerin sefirleride Tanzimat fermanının Osmanlı devleti için hayırlı ve uğurlu olacağına inandıklarını belirten yazılarını Babıali ye gönderdiler.

        

           TANZİMAT FERMANININ TAHLİLİ

 

         Tanzimat’ı Hayriye Fermanının yazılış tarzında, hukuki bakımından bir sistemsizlik görülmekle beraber bu fermanın hükümleri arasında tebaa ile devlet münasebetlerine dair esasların ve amme kudretinin istimali tarzına ait kayıtların konulmuş olması ve bil hassa devlet teşkilatında yeniliklerin yapılmasının zaruri olduğuna işaret edilmiş bulunması hukuken hükümdarın salahiyetlerini tehdit eden bir mahiyet arz etmektedir. Bu sebepledir ki bu ferman, meşruti idarelerin teşekkülüne yol açan, yani bir hükümdar tarafından verilen “Muharrer İmtiyaz” mahiyetini haiz hukuki vesikalar arasında yer almaktadır.

         Gülhane Hatt-ı Hümayunu metninde, kuruluşundan beri, “Ahkam-ı Kur-aniyye” ve “Kavanin-i Şer’iyye” ye bağlı bulunan Osmanlı devletinin refah içinde iken 150 seneden beri muhtelif sebeplerle şer’iyyata riayetsizlikten dolayı fakirliğe ve harabiye sürüklediği gerekli yeni kanunlar tedvin edildiği taktirde coğrafi mevkii, toprağının verimliliği ve halkının kabiliyeti sebebi ile devletin 5-10 yılda ümit edilen seviyeye ulaşılacağı belirtilmekte, tebaa ya ırk ve din tefrik edilmeden sağlanacak can ve mal emniyeti, iltizam usulünün kaldırılarak erkesin gelirine göre vergi verilmesi askere alma usulünde de değişiklik yapılarak her bölgeden hizmete alınanların belirli bir süre için askerlik yapması, mahkemelerin açık olması, yargılamanın açıkça yapılması, kimsenin hakkının yenmemesi, adli ve mali mevzuatın Meclis-i Ahkam-ı Adliye’de, askeri mevzuatın Daru’ş-Şura-yı Askeri’de kanunlara uyacağına dair padişahın yemin etmesi, ulema ve sülaleden de bu hususta yemin alınması, geçim sıkıntısı çeken memurların maaş vaziyetinin düzeltilmesi, rüşvet alma ve rüşvet verme gibi zararı aşikar şeylerin önüne geçilmesi gibi hususların düzenleneceği vaat ediliyordu.

      Fermanda şeriat hükümlerine aşırı derecede bağlı kalındığı intibağı uyandırılmak istenmesine rağmen Avrupa’da yayılmış bulunan hukuk ve devlet anlayışına ait fikirlerden geniş ölçüde mülhem olunduğu dikkati çekmektedir. Nitekim devletin asıl gayesini memleketi kalkındırmak ve halkı refaha kavuşturmak yanında şeriata ve mutlakıyetin devamına rağmen tabi ve amme hukuku ile ilgili kanunlar daha çok batıdan mülhemdi. Fakat buna rağmen şeriat hükümleri yanında ona muhalif olmayan ve Padişahın fermanı ile kanun çıkarma usulü Osmanlı örfi hukuku icabındandı. Bu yüzden Tanzimat batı ile doğu birleştirmeyi denemiştir.

 

 

 

 

TANZİMAT FERMANINI’NIN AKİSLERİ

 

     Tanzimat-ı Hayriyye fermanını ilanından kısa bir süre sonra fermanı metni bütün eyaletlere gönderildi. Ferman Avrupa umumi efkârında iyi karşılanmasına rağmen Müslüman tebaa ile gayr-i Müslim tebaa, cemaat ve ruhani reisler arasında hoşnutsuzluk yarattı. Islahat taraftarı zümre ile muhafazakârlar arasında yeni bir mücadelenin doğmasına sebep oldu. Nitekim başşehirde devlet ricali ikiye ayrılmış, başta Sadrazam Kara Hüsrev Paşa ve taraftarları, Tanzimat’ı Hayriyye fermanını bir İslam devleti olan Osmanlı imparatorluğu’nun an’a nelerine haykırı görmüşlerdir. Bu durum eyaletlerde geniş halk kitleleri üzerinde de tesirini göstermekte gecikmedi. Diğer taraftan din farkı gözetmeksizin bütün tebaayı eşit gören ferman, Hıristiyan tebaa tarafından kendi milli gayelerinin tahakkukuna yarayacak bir vesika telaki etmelerine karşılık cemaat reisleri ve ruhban sınıfı eski imtiyazlarının elden gideceği endişesine kapılmışlardı, bu yüzden fermanı benimseyemediler.

 

TANZİMAT FERMANI’NIN TATBİKİ

 

 Gülhane Hatt-ı hümayunu’nun hükümlerinin tatbik edilmesi ile başlayan yeni ıslahat hareketinin iki dönemde ele alınması gerekmektedir. Birinci dönem Tanzimat fermanının ilanından 1856 ıslahat fermanı’nın ilanına kadar geçen dönem, ikincisi ise 1856’da 1876 meşrutiyetin ilanına kadar geçen dönem olarak belirlemek  gerekir. Birinci safhada Mustafa Reşit Paşa, ikinci safhada ise Ali, Fuat ve Mithat Paşalar ile çevresindeki erkanın değerlendirilmesi gerekir.

     Birinci devir (1839-1856) Gülhane hatt-ı hümayunu’nun getirmiş olduğu yeni hükümlerin Osmanlı imparatorluğunda tatbik edilmesi mühim bir mesele teşkil ediyordu. Fermanın hükümlerinin ne şekilde tatbik edileceğine dair devletin henüz büyük bir hazırlığı yoktu. İlk tedbir olarak vükela heyeti tarafından fermanın esaslarının eyaletlerde halka daha iyi anlatılması ve fermanın getirdiği yeni hükümler karşısında çıkması muhtemel kargaşanın önüne geçilebilmesi için, fermanı açıklayan ve hangi esaslara dayandığını belirten yeni bir fermanın tanzim edilerek gönderilmesi gereği ortaya çıkmış ve bunun üzerine yeni bir ferman gönderilerek, Tanzimat’ın esasları daha iyi belirtilmeye çalışılmıştır. Yeni fermanda (1840) padişah, tatbiki istenen yeni kanun ve nizamların hilafına hareket etmeyeceğini belirtiyor ve Tanzimat-ı Hayriyye fermanı’nın hükümlerini açılıyordu Müslim ve gayr-ı Müslim bütün tebaanın mal, can, ırz ve namusunun kanunların teminatı altında bulunduğunu, vezirden çobana kadar herkesin kanun önünde eşit olduğunu anlatıyor, kanuni bir hüküm verilmedikçe ve padişahın hiçbir kimsenin idam cezasına çarptırılamayacağı, bunun hilafına hareket edenlerin hangi mevkide olursa olsun cezalandırılacağı ve ancak bu surette zulmün önüne geçilebileceğini işaret ediyordu.

        1840 senesi  başlarından itibaren başşehir ve başşehir e yakın olan eyaletlerde Tanzimat fermanının tatbikine girişildi. Bir müddet sonrada eyaletlere talimat gönderilerek, mali, idari ve diğer sahalarda lüzumlu görülen ıslahatların ne suretle tatbik edileceği bildirilmişti.

        Ahalinin fakirleşmesine sebep olan iltizam usulü 1840’dan itibaren kaldırıldı. Her mahallin toprak mahsulüne ve ticari durumuna göre vbe herkesin iktidarına emsal ve gelirince uygun olarak adil verdi alınması kabul edildi. Mali işlerin tertip ve tanzimi için eyaletlere bu işleri yönetecek memurlar gönderildi. Ayrıca bu memurların maiyetine kafi derecede katipler verildi.

       Mustafa Reşit Paşa’nın hariciye nazırlığı devrine rastlayan Tanzimat’ın ilk yıllarında bir çok yenilikler yapıldı. Yeni kanunlar çıkarıldı. Maliye ıslah edilmeye çalışıldı. Ticaret mahkemeleri kuruldu.

        O zamana kadar bazı muayyen yerler dışında, şehir, kasaba ve köylerde çan çalmak yasaktı. Tanzimat ile dini ayinlerin her yerde serbestçe yapılmasına müsaade olunması ve bunun neticesi olarak gayr-ı Müslimlerin bulundukları her yerde çan çalınması Müslüman halk arasında nefreti mucip oldu.

        Mali buhranın önüne geçebilmek için Mustafa Reşit Paşa bir devlet bankası kurma yolunda girmişse de vükela hayrettin mahzurları belirtmesi üzerine bundan vazgeçmişti buna rağmen Mustafa Reşit Paşa kağıt paralarının sahtelerinin kaldırmaya, “kaime-i mutebere-i nakdiye” adı altında yeni bir kağıt para çıkararak mali buhranı karşılamaya çalışmıştı. Fakat mali sahada bu ve buna benzer alınan tedbirler Müslim ve gayr-ı Müslim tebaa arasında hoşnutsuzlukların doğmasına sebep oldu. Kiliselerin vakıflarını idare eden nüfuz sahibi yüksek ruhban sınıfı, vergilerin yeni sisteme bağlanması ile eski kazançlarını elde edemediklerinden Tanzimat’tan memnun olmadılar. Başşehir de, vilayetlerde, Bosna-Hersek, Niş, Lübnan, Girit ve daha bazı yerlerde Tanzimat’ın ilk senelerinde görülen ayaklanmalar hep ıslahat meselesi ile ilgili idi.

      Mısır meselesinin hali üzerine ıslahatın tatbikine hız verilmiş buna karşılık eyaletlerde ve başşehirde Tanzimat’a karşı muhalefet kuvvetlenmiştir. Mustafa Reşit Paşa gözden düşmüş, tekrar Paris elçiliğine tayin olmuştur. Reşit Paşadan sonra hariciye nezaretine gelen Mehmet Sadık Rıfat paşa, Tanzimat-ı Hayriye’ye ciddi suretle inanmış olmakla beraber, yeni nizamın süratle değil, tebricen ve ihtiyatla tatbikine taraftardı.

       Bir çok müşküllere ve engellere rağmen Tanzimat hareketi devam etti. Sultan Abdülmecit ıslahatın devamı için büyük gayret gösteriyordu. Bu arada Valide sultan tarafından bazı hayır işleri (mesela guraba Hastanesi gibi) yapılmakta idi.

       Tanzimat a gelinceye kadar Osmanlı devletinde damga pulu yoktu. Gelirlerin artırılması için, damgalık kağıtlar çıkarıldı ve daha sonra bunların yerine damga pulu ihdas edildi.

       Şehirlerin ve limanların keşfi yaptırılarak haritalar tazim olunmaya başlanıldı. Ordu ve donanmada köklü ıslahata gidildi. Özelikle tersane ve donanma batı modeline göre yeniden teşkilatlandırıldı 1843’de ordunun tanzimi için bazı kararlar alındı. Askerlik müddetti beş sene olarak kabul edildi. Eski neferlersin büyük bir kısmı terhis edildi. Ordu; Hassa, Der saadet, Rumeli, Anadolu ve Arabistan olmak üzere beş sınıfa ayrıldı. Ordunun talim ve terbiyesine itina için daha önce açılmış olan Harbiye Mektebi’ne talebe yetiştirmek üzere ordu merkezlerinde 1845’de idadi mekteplerin kurulması için irade çıktı.

      Tazimatın tatbikine başlandığı vakit gayr-ı Müslim tebaanın vaziyeti mühim bir durum arz etmekteydi. Tazimatın bahsettiği haklardan faydalanan bu tebaa Osmanlı hâkimiyetinden kurtularak kendileri din ve mezhep yönünden aynı olan yabancı devletlere o derce meylettiler ki Katolikler kendilerini Fransız Ortodokslar Rus Protestanlar ise İngiliz addediyorlardı.

      Bundan dolayı Avrupa devletleri ve zaman zaman Papalık, Osmanlı Devletine müdahale ettiler. Tanzimat’ta gayr-ı Müslim tebaanın idare edilmesini güçleştiren yalnız bu yabancı devletleri müdahaleleri değildi Maruniler, Rumlar,Ermeniler, Ulahlar ve diğer Hıristiyan mezheplerine mensup cemiyetleri kendi aralarında milliyet ve mezhep farkları yüzünden giriştikleri mücadele tazimatın tatbikini etkileyen önemli bir faktör olmuştur. Din ve mezhep itilafları devleti iç ve dıştan istikrarlı bir siyaset takip etmesine büyük bir engel teşkil ediyordu. Ayrıca kapitülasyonlar dolayısıyla tabiiyet değiştiren oluyor ve devlet bunlara herhangi bir müdahalede bulunamıyordu. Yine bu devirde Protestan cemaat de ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu cemaatin başını İngiltere ve Amerika çekmekteydi. Bazı Müslümanların da ticari menfaat dolayısı ile protest anlık’ı seçtiği görüldü.

      Bütün bunlara rağmen Tanzimat döneminde bazı müsbet işlerin yapıldığı görülmekteydi. Bunların başında maarif alanı gelmektedir. Açılan bir takım mektepler, maarifimize yeni bir yön vermeye çalışıyordu. Batı modeli belediye teşkilatı ile arşivcilik yine bu dönemin önemli Faaliyetlerinden sayıla bilir.

      Netice olarak diye biliriz ki Tanzimat hareketi, yüksek bir mazisi bulunan Osmanlı imparatorluğunun içinde, zamanla her sahada meydana gelen çöküntünün gidermesini ve batı dünyasında süratle ilerleyen teknik gelişmelere ayak uydurabilmek için, devletin hemen hemen bütün müesseselerini yeniden tanzim tensikinin ifadesidir. Bununla beraber bütün gayretlere rağmen bil hassa devlet idaresindeki ahlaki çöküntü sebebi ile, istenen netice tam manası ile elde edilememiştir.

 

 

    ISLAHAT FERMANI (28 Şubat 1856)

 

    Islahat fermanı esasında Osmanlı imparatorluğunun iç bünyesindeki düzenlemeleri hedef almakla beraber devletler arası bir anlaşmada yani Paris Antlaşmasının maddeleri arasında yer alması yönünden siyasi niteliği de olan bir fermandır. Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu içerisindeki Ortodoks tebaa yı himaye etme ve imtiyazlarını çoğaltma istekleri kırım harbine sebep olmuştu. Netice de Avrupa Devletleri ile müşterek hareket eden Osmanlı devleti Rusya’nın bu isteklerine mani olduğu gibi onun daha geniş politikasını da engellemişti. İngiltere-Fransa-Avusturya daha Nisan 1855’de savaş sonrasında yapılacak antlaşmanın esaslarını tespit etmek için toplanmışlar ve bu hususta bazı kararlar alınmıştır. Sonra buna dayanarak 16 Aralık 1855’de bir antlaşmaya varılmışlardı Rusya’nın kabul ettiği bu anlaşma kararları arasında Babıali’nin hükümranlık haklarını bozmayacak şekilde Hıristiyan tebaanın hakkı ve imtiyazlarını belirleyen bir fermanın çıkartılması da yer alıyordu. Osmanlı hükümeti Viyana’da yapılan görüşmelerde yukarıda belirtilen hususu devletin iç işlerine karışma anlamına geleceğini bildirerek 16 Aralık tarihini kararlar arasında yer almasına çalışmışsa da başarı sağlayamamıştır bunun üzerine Paris’te yapılacak barış  görüşmelerinden önce Osmanlı devleti ıslahat fermanını ilan ederek müttefikleri olan devletlere iç işlerine karışma yolunu kapatmaya çalıştı. Bunun içinde derhal bir komisyon kurularak Sadrazam dış işleri nazırı ve devletin ileri gelen adamlarından başka İngiltere-Fransa-Avusturya elçileri de bulunuyordu. Komisyonun kuruluş şekline bakılacak olursa yabancı devletlerin hazırlanacak fermanda etki sahibi olmak istedikleri anlaşılmaktaydı. Avrupa devletlerinin amaçları Rusya’nın daha önce Osmanlı devletinden Hıristiyanları bahane ederek sağladığı hak ve imtiyazları kendilerinde hiç olmazsa bu yoldan elde etmelerine dayanıyordu. Ancak takip edilecek siyaset hakkında aralarında bir görüş birliği yoktu. Bununla beraber hepsini ileri sürdüğü ortak nokta Osmanlı Devletinin 1839’da ilan ettiği Tanzimat fermanı hükümlerinin Müslim ve gayr-ı Müslim tebaa arasındaki farkları ortadan kaldırmadığı bu sebeple yeni çıkarılacak fermanda gayr-ı Müslim tebaa ya eşitliği sağlayacak hükümlerin konulmasıyla bunların uygulanmasında Avrupa devletlerinin söz hakkına sahip olması idi. Netice de komisyon tarafından Fransız tezi kabul edildi. Buna göre viyana kararlarına uyarak Müslüman ile gayr-ı Müslim tebaa arasında eşitliği sağlayacak bir fermanın ilan edilmesine ve bunun barış anlaşmasında yer almasına karar verildi. Bu şartlar altında yapılan ıslahat fermanı 28 Şubat 1856 günü İstanbul’da devletin ileri gelenleri ile yabancı devlet elçiliklerinin huzurunda okunarak kabul edildi.

  

Fermanın getirdiği önemli hususları şu şekilde sıralayabiliriz :

 

v    Tanzimat fermanı ile bütün din ve mezheplere verilen bütün hak ve imtiyazlar bu fermanla yenileniyor ve bunun uygulanması için gerekli önlemler alınıyordu.

v    Müslim ve gayr-ı Müslim Osmanlı tebaası kanun önünde eşit olacaklardı.

v    Patrikhanede yeni meclisler kurulacak, meclislerin aldığı kararlar Babıali tarafından tasdik  edildikten sonra yürürlüğe girecekti.

v    Patrikler ömür boyu bu makama seçileceklerdi.

v    Şehir ve kasabalarda bulunan kilise, manastır, okul ve hastane gibi yerlerin tamir veya yeniden yapılmasına izin verilecekti.

v    Irk, din ,dil farkı gözetmeden mezhepler arasındaki üstünlük kaldırılıyor bir başka deyimle hiçbir mezhep diğerinden üstün sayılmıyordu.

v    Hiç kimse din değiştirmeye zorlanmayacaktı.

v    Devlet hizmetine askerlik görevine ve okullara bütün tebaa eşit olarak kabul edilecekti.

v    İmparatorluk içinde bulunan her toplum okul açabilecekti.

v    Vergiler eşit alınacak, iltizam usulü kaldırılacaktı.

v    Bütün tebaa’nın eşit ve serbest bir şekilde ticari ve ekonomik girişimlerde bulunması sağlanacaktı.

v    Mahkemeler açık olacak keyfi cezalar verilmeyecekti.

v    Müslümanlar ile gayr-ı Müslimler arasındaki davaları görmek üzere muhtelif mahkemeler kurulacaktı.

 

Yabancı devletlerde yapılan anlaşmalar gereğince bu devletlerin Osmanlı imparatorluğu topraklarında mülk sahibi olmaları sağlanacaktı.

      Yukarıdaki hususlardan anlaşılacağı üzere ıslahat fermanı 1839 Tanzimat fermanı gibi can, mal, namus güvenliğinin sağlanması değil, aynı zamanda imparatorluk içindeki gayr-ı Müslimlerin Müslümanlarla eşit haklara sahip olmasını esas almıştır. Görünürdeki gayesi bütün toplulukları din, dil, ırk farkı gözetmeksizin kaynaştırmak ve böylece bir Osmanlı toplumu meydana getirmekti. Ancak ferman konu olarak sadece gayr-ı Müslim haklarını ve imtiyazlarını genişletmekten başka bir şey yapamamıştır. Müslümanlar için yeni bir şey getirememiştir. Böylece Osmanlı Devletlerin baskısı karşısında toprakları ve haklarını savuna bilmek için gayr-ı Müslim toplumları eşitlik tanıdığını resmen ilan etmek zorunda kalmıştı. Halbuki Osmanlı devletti bu eşitlik prensibini bütün tarih boyunca kendi isteği ile uygulamıştır. Şimdi bunu resmen yapmayı vaat etmekle sanki kendisinde daha önce var olmayan bir adaletsizliği şimdi yapmış olmak gibi bir duruma düşüyordu. Avrupa devletlerinin Osmanlı devletini böyle bir ferman mecbur bırakması kendileri açısında siyasi, ekonomik ve kültür alanlarda yeni menfaatler sağlanmasına yer açmıştı. İşte bu sebeple fermanı Paris anlaşmasının kapsamı içine aldırmışlardır. Esasında ıslahat fermanı’nın getirdiği hükümler Müslümanlar arasında infiale sebep oldu. Fermana karşı her yerde hoşnutsuzluk görüldü. Bu arada gayr-ı Müslimlere askerlik görevi de yüklenmiş, fakat hemen akabinde bedel usulü kabul edilerek bedel verenler askerlikten muaf tutulmuştur.imparatorluk içerisinde pek hoş karşılanmayan ıslahat fermanı uygulamada da birçok güçlüklerle karşılaştı. Bu sebeple bazı hükümleri kağıt üzerinde kaldı. Aslında ıslahat fermanı, Tanzimat fermanı’nın genişletilmiş şeklinden başka bir şey değildi. Ancak Tanzimat fermanı ülkenin içine düştüğü kötü durumlardan kurtulması için Osmanlı devlet adamları tarafında hiçbir baskı olmaksızın hazırlanmıştı. Islahat fermanı ise yukarıda belirtimiz gibi yabancı devletlerin tesiri altında hazırlanmıştır. Osmanlı devleti bu fermanı baskı sonucu ilan etmiş bulunuyordu. Aslında ise Hıristiyan toplulukların kararları bundan böyle Avrupa devletleri öne geçmiş oluyordu. Nitekim bu tarihten itibaren Paris anlaşması’nda ön görülen Osmanlı devleti’nin iç işlerine karışılmayacağı hükmün hiçbir zaman dikkate alınmamış büyük devletler fırsat buldukça devletin iç işlerine karışarak bir takım iç ve dış olayların çıkmasına sebep olmuşlardır.

 

 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !